• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/#!/groups/ketenlidernegi/

Prof. Mehmet TASMACI

ÇALMANDA–KETENLİ İLE İLGİLİ KÜÇÜKLÜK HATIRALARIM VE BÜYÜKLERDEN
DUYDUĞUM ANI LARIM


Önemli Not: Biz böyle uzun ve emek verilen örnek çalışmayı, daha önce bu çalışmanın başlangıcı olarak yazılı proje ve öneriler bölümünde belirttiğim ve Hemşehrimiz olan tüm dışta, içte, yaşlı-genç ve bayan-bay, okullu-alaylı, sanatkar, zanaatkar, memur-amir, öğretmen,öğrenci, polis, doktor, avukat, hakim, mühendis, belediye başkanı, muhtarlık yapan ve yapmış olan, yazar-çizer, basın mensubu, sanayici vb olan herkesin bizim burada öncülük ettiğimiz şekilde bildiklerini, gördüklerini, yaşadıklarını ve duy-dukları önemli, enteresan ders-ibret veri-ci olan olayları, hatıraları, hikayeleri, sevili olan edepli nükteleri vb durumları hemşehri-lerimiz arasında bir bütünlük bilinci ve or-tak şuur oluşturulması ve karşılıklı tanışma, sevgi-saygı oluşmasına matuf olarak bun-ları İnternet, E-Mail-Elektronik Posta kana-lı ile Ketenliler Derneği Merkez Mail adresi ile “ketenliler.com” internet sitesinde ve Ketenli Belediyesi internet sitesinde toplanması sureti ile,çok hareketli, canlı bir tarih gibi, hepimizin uzak-yakın olarak birbirleri-mizden haberdar olduğu ve gereğinde yardımlaşmak için bu faaliyetlerin hep güncel olarak ilavelerle hareketli tutulması sağlan-malıdır.

-----------------------------------------------------------------

Ben 01.01.1946, Perşembe günü Çalmanda doğumluyum. (Bu nüfusta 04.02.1946 yazılı olup, Rahmetli babam, İbiş Oğul-larından Mustafa Oğlu İbrahim (Mırış İbrahim) benim bu doğum tarihini, gençlik yıllarında köyde okuma-yazma imkanı bulamadı-ğı ve Arapçayı bilmediği için, Beyşehir’de emir eri olarak yaptığı askerliğinde öğrendiği yeni yazıdan dolayı almış olduğu, yeni yazı Kur’anı Kerimi’nin bir iç sayfasının üstüne de kaydetmiş.

 

7 yaşına kadar köyümüzde yaşadıktan sonra 1953 yılında anne dedem ve dayımlarla ailecek Konya’ya göç ettik.1954-59 da Konya da Akçeşme İlk Okulunu, 1959-65‘te Konya Sanat Okulunu,1965-66 ‘da Konya Akşam Tekniker Okulunu bitirdikten sonra 1966-1971’de, giriş sınavında Türkiye 2. olduğum, Türkiye ve Orta Doğunun ilk Tekstil Müh.eğitimi veren “İzmir Tekstil Yüksek Okulu”nu bitirdikten sonra;1972 yılında Ege Üniversitesi bünyesine dahil olan
İzmir Müh. Mim. Fak. Tekstil Bölümüne asistan olarak girdim ve bu arada 1973-75’ te Endüstri Yük.Müh.Master Eğitimini tamamlayıp, akabinde dil, meslek eğitimi ve doktora çalışmaları için 1975-76 da 1,5 yıl Almanya’ya gittim.1977-81‘ de Türkiye-Almanya daki çalışmalarla dünyada yuvarlak örme makineleri üzerine ilk Doktora çalışmasını yaparak, bu konudaki bizim çalışma ile Alman Terrot Firması yeni tip bir makine üretimini gerçekleştirmiş oldu ve halen dünyada bu sistem makineler kullanılmakta olup, firma Üniversiteye bu
makineden bir tane hediye etmiştir. 1982’de YÖK Kanunundan sonra Bursa Uludağ Üniv. Müh. Mim. Fak. Tekstil Bölümüne geçerek, 1990’a kadar Yrd Doç Dr, 1991’de Doç Dr ve 1997’ de de Prof Dr Müh. unvanını aldım.Askeri ve idari mekanizmaların bizim milli, dini, mesleki başarı kimliğimizle, özellikle Türkiye ve Dünya Çapındaki önemli mesleki teknolojik çalışmalarımızla, sanayideki ağırlığı-mızı bahane ederek kendimin ve çevremin çok rahatsız
edilmesi nedeni ile 1999 yılı sonunda Üniversiteden ayrıldım. Toplam 33 yıllık üniversite hayatında İzmir, Almanya Müh Okulları ile Bursa Müh. Mim. Fak., Eğitim Fak. ve MYO’ da, İstanbul Teknik Üniv. Tekstil Böl., Denizli Üniv.ve Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniv.Tekstil Bölümlerinde verdiğimiz çeşitli Mühendislik derslerinin ya-nında, verdiğimiz çeşitli master, doktora dersleri ve özellikle İzmir, İstanbul, Bursa, Adana, Kahramanmaraş, Konya, Malatya,
Adıyaman, Denizli, Ankara vb merkezlerde yaptığımız sanayi desteği ve ar-ge ağırlıklı bilimsel ve teknik danışmanlık çalışmala-rı paralelinde, tekstil, makine, endüstri, elektrik, elektronik, ahşap ve tıp, ziraat, otomotiv vb çeşitli teknoloji alanlarında yapmış olduğumuz ortak projelerle bir çok yenililere de katkı sağlarken; özellikle tamamen tarafımdan geliştirilen İnterrip Yuvarlak Örme Makinesi ile Dikişsiz Olarak Tek Parça-Yekpare Hac İhramı” çalışmaları da dünya çapında çok önemli çalışmalardır. Zoraki ola-rak ve daha 53 yaşında iken emekli olmamdan sonra, özel sektör tekstil, makine ve ahşap endüstrisinde ki idari ve ar-ge çalış-maları yaparken, 2001 yılı Haziranında Yurt dışına giderken Bursa-İzmir arasında geçirdiğim ağır bir trafik kazasında araba pert olmasına rağmen Hz Allah’ın inayeti ile 6 ay sonra tekrar ayağa kalkıp,yaşar hale geldikten sonra,oluşan şeker vb bazı rahatsız-lıklarda olsa Elhandülülillah hayat yine devam ediyor.

 

Burada kısaca anlatılan mesleki, ilmi, akademik ve sanayi hayatının içinde bir çok kereler Avrupa’dan Japonya, Rusya’ dan-Türki İlerinden, Suudi Arabistan’a kadar; maddi ve manevi ibadet, hizmet ve bilgi, görgü geliştirmek maksatlı olarak resmi ve özel şekilde çokça seyahatlerde bulunmuş, Uluslar arası bir çok önemli büyük meslek ve makine-teknoloji fuarlarına katılmış, ve o ülkenin büyük firma ve kuruluşlarını ziyaret etmiş, onları Türkiye temsilciliklerini ve danışmanlıklarını da yürütme faaliyetleri yanında, ülkemizin çeşitli şehirlerindeki bir çok büyük sanayi kuruluşlarına eğitim, danışmanlık, yöneticilik ve gümrük-sanayi, devlet-mahkeme-hukuk bilirkişiliği hizmetleri de verilmiştir.

 

Bütün bu teknik meslek, eğitim, bilimsel hayatın içinde; Rahmetli babamın ben ilk okulu bitirdikten sonra İmam Hatip Okuluna ve Özellikle Hafız-Din Adamı olarak yetişmemi isterken, o sırada rahmetli annemin babası Mehmet dedemin, Kur’an okur-ken, şimdi ailecek Amerika da olan dayı oğlu Ömer hata yaptığı halde, beni dövmesi üzerine ve imam hatip mezunu bir komşu ağabeyinde babamı etkilemesi üzerine Sanat Okuluna gitmem ve o yolda eğitime devam etmem nedeniyle, bende daima Kur’an ,fıkhi-dini, hadis ilimleri ile hafızlık-hocalık ve manevi evliya ilmi, yaşantıları üzerine hep ukde yaşadığımdan dolayı, gerek teknik ve gerekse ilmi akademik kariyer hayatımda hep bu eksikli gördüğüm ve resmen tahsil edemediğim dini-manevi alanlardaki boşlukları doldurucu özel eğitim ve yaşam faaliyetlerini de paralel geliştirme ve yaşama gayretinde olmaya çalıştım. Çok şükür bu alanda bir çok dini temel kaynakları okuyup, aynı zamanda bir Kamil İnsan Eline de yapışarak, kendi nefsimizin de hakikatinibilme, görme, yaşama tahsilini de yürütmeye gayret ettik.

 

Bir taraftan tekstil ve teknoloji meslek alanlarında yaptığımız yüzlerce mühendislik tezi projeleri ve ar-ge araştırma rapor-ları, yenilikler, standartlar ve patent çalışmalarının yanında, birkaç adet mesleki kitap ve ders notu yazmış olmamızın yanında halen devam etmekte olduğum 4-5 adet daha mesleki teknoloji, makine, tasarım, sanayi de uygulama ağırlıklı kitap yayınlarının yazım ve hazırlama faaliyetleri ile paralel olarak;

Aynı zamanlar içinde ve belki bir o kadar miktarda din, manevi ilimler ve haller üzerine yazıp, derlediğimiz, bir çoğunun orijinali tarafımızdan kurgulanan “Yeni Evradı Mukarrabin-Yakınların-Dostların Virdi” adı altındaki haftanın Cuma sabahından, Perşembe akşamına kadar her gününde okunacak Allah’ın isimleri-Sıfatları ile Peygamber ASV’a edilecek Salatı Şerifeleri esas alan çalışma ile; Hz. Allah’a Hamd Ve Hz. Muhammed’e Salat, Selam” altında “Bir Muhammedi-Mehmedi Divanı adı ile şiir tar-zında, yurt dışı ve yurt içi çeşitli beldelerde aşk ve muhabbetle yazılmış olan ve içeriğinde, bir çok dini konuların, ibadetlerin, emirlerin-yasakların; bazı ayet, hadislerin iç manalarının da açıklanması üzerine deneme nitelikli özel Divan çalışması bitme aşamasında yazılı halde olup; bundan başka grafik çizimlerle anlatımlı, Hz. Allah’ın İzni ve manevi bir doğuşla kendi tarafımız-dan geliştirdiğimiz yazı hat örnekleri ve Arapça-Türkçe karşılıklı, yeni yazı-eski yazı simetriği içindeki özel tasarımlı kara kalem ve renkli yazmalarla, çok farklı yüzlerce çalışmanın yapılması yanında;

Tasavvuf hayatının anlaşılması ve yaşanması zor olan ince noktalarını konu alan ve nefis terbiyesinden, ruhi kemale ermeye kadar süreçleri bazı Kur’an, Hadis, Peygamberler ve diğer Din Büyüklerinin verdiği misallerle, bu günkü modern teknik ve sosyal ilimlerin ışığındaki örnek olaylarlarla yazılı olarak ve ayrıca tarafımızdan geliştirilen özel grafik çizimli şekillerle bu konuları anlaşılır halde ifade etmeye gayret ederek, bu alanda da bir eser hacmi kadar bilgi de oluşmuş ve.İnşallah ömrümüz olursa bunları kendi başımıza yayına hazırlamaya gayret edilmektedir. Almanca ve orta derece de İngilizce bilmekteyim.

* * * * * 



Babama verilmiş olan “Mırış” lakabı, şehit Mustafa dedemin, o zaman, yörede meşhur ve dürüst “Mırış Efe” namlı olan biri dedeminde sevdiği bir arkadaşıymış. Dedem şehit olmadan önce daha 5 yaşına gelmemiş olan ve ilk büyük oğlu olan babamı o arkadaşına izafeten benim “Mırış oğlum” diye severmiş. Bundan dolayı, rahmetli dedem şehit olup, köye dönemeyince, Havva ninem de babamı, dedemin sevdiği ve çağırdığı gibi Mırış oğlum diye sevdiği için, köyümüzün o zamanki büyükleri ve babamın çağdaşı olan tanıdık eskiler halen babam rahmetliyi halen bu “Mırış İbrahim” adı ile hatırlarlar.

Babam 1910 Çalmanda doğumlu ve 1994 yılında Konya’da vefat etmiş olup; 1884 doğumlu ve İstiklal Savaşında Çanak-kale’de İngilizlere (Bizim köyden ismini hatırlayamadığı bir hemşehri emmi-dede ile beraber) esir düşerek, çokça aç-susuz bıra-kılıp, şehit olan (Hz Allah cümlemizi şefaatlerine eriştirsin inşallah) Mustafa dedem, Hacı İbrahimlerden Havva ebemle-Babaannemle evlendikten 6-7 yıl sonra 1915 te köyden birkaç hemşehri ile birlikte askere alınırlar ve bir kere kısa izine geldikten sonra tekrar Çanakkale’ye gider ve bir daha da dönemez, şehit olup, orada kalır.



Babam, rahmetli Ayşe halam (Seydişehir İncesu’ya ve aslı bizim köyden olan Kara Mevlüt’lere gelin olmuş ve orada İsmail Karayol enişte ile aile hayatından sonra vefat etti) ile Ahmet Emmim (Dilik Ahmet- Rahmetli Dilik Mustafa Emmi ise, ba-bamların dayısı olurdu) ile beraber 5, 3 ve 1 yaşlarında, 3 çocuk olarak öksüz kalırlar. Nenem rahmetli hiç evlenmez ve benim işte 3 öksüz beyim var diyerek, çocuklarını; saçını süpürge, namusunu siper ederek, tarla, davar vb işlerle uğraşarak ve köyün büyükleri ile bilhassa babamın teyzesi rahmetli Çıngıllı Ayşe ebemin ve onun fedakar-hayırsever beyi Hasan dedenin maddi-manevi destekleri ile onları çok sıkıntılı, garip, yalnız bir köy hayatı içinde büyütür yetiştirir, evlendirir. 1957 de de köyde emmimin yanında iken vefat edip rahmetli oldu.

Soyadı kanunu çıkıp ta köyde herkes için soyadı verilirken, o zaman görevli Resmi Bir Memur ve Hafız Hoca Rahmetli Dedemiz en son oraya gelebilen baba anneme, dedemin mesleği saraç olmasına atfen Saraç diyecek iken,bunu hatırlamayarak memurunda acele etmesi üzerine, haydi sizin soyadınız da “Tasmacı” olsun deyip öyle kaydediverirler. Böylece Türkiye de ve belki de dünyada Tasmacı soyadlı olarak bizim, amcamların ve İzmir deki babamın 2 emmi oğlundan başka kimsede olmayan bir soyadı ile isimlenmiş olarak devam ediyoruz. Ki burada tasma malum azgın kelblerin boynuna takılan ve onu zaptetmek için kullanılan aletin adı olup, bizde bunu kendi azgın nefsimizi zapt etmek ve Hz Allah ve Rasül’ünün yolundan-izinden sapmamak için bir vesile diye şeref ile taşıyoruz.



Babam rahmetli beyaz tenli, ela-yeşile çalan gözlü, orta boylu, halim-selim, yumuşak huylu, yakışıklı, sözünü ölçerek söyleyen, gıybet-dedi kodu etmeyen biir karaktere sahip olup; inşaat ustalığı, köyde değirmencilik, bağ-bahçe işleri, hayvancılık, marangozluk, Konya’da motor tamiri vb bir çok konular da çok yetenekli idi.(Eğer zamanında okusa imiş bu gün Türkiye ve dün-yada anılan biri olurdu mutlaka) Kendisi yeni yazı bildiğinden yeni yazı Kur’anı Kerimi, Hadisleri, Mızraklı İlmihali gibi dini kitap-ları, şiirleri ve Yunus Emre Divanı vb eseler ile eline geçenleri dikkatlice ve anlayarak okumayı seven ve bizlere, çevremizdeki çocuklara daha küçükken, okuldan önce okuma-yazma öğreten olması yanında; Konya’ya göçmeden önce ağabeyim Mustafa’yı sıkıntı ve yalnızlıktan dolayı köy okuluna gönderemediği için 1952 yılında bir ay Konya da hapis yattı ve para cezası ödemiştir. İşte bunun üzerine Cennet-mekan olası babam ve annem, birlikte düşünüp, karar vererek, bizlerin gelecekte daha iyi olmamız, tahsil etmek ve sanat sahibi olmamız için ve Hz Rasulullah ASV Efendimizin,”Şehirlerde Oturunuz” emrine de imtisalen 1 yıl sonra Konya‘ya göçmüşüz.

 

1960 lı yıllarda, beni her gün okula gitmeden önce erken kaldırarak, 50-55 yaşlarında iken eski yazı Kur’anı Kerimi öğ-retmemi istedi ve bir yıla varmadan da öğrenerek, artık yeni yazı yerine, Arapça orijinal Kur’anı Kerim’i okumakta idi. İlim meclis-lerini çok sever ve köyde iken rahmetli Hafız hoca’nın, Konya’da ise Rahmetli Veli İnsan Hacıveyiszade Mustafa Efendi ile Rah-metli Tahir ve Derbentli Hocaların vaazlarını kaçırmazdı, köyde iken arkadaşı olan Kadir Hocanın fikir ve sohbetleri ile dedem Molla Celil oğlu Molla Mehmet’in yanında bulunup, onu dinler ve o olmadığında Konya’daki mahalle camisinde ara sıra Cemate imam olup namaz da kıldırabilirdi.

 

Biz köyden ilk olarak ailecek Konya’ya göçen ve anne dedem Mehmet İLe dayım İsmail Gülbahar ailesi birlikte, 1953 yılının Mayıs ayında Nuzumla-Detseye binekler üzerinde ve oradan da kamyon ile Konya’ya, Küçük Kum Köprü, Menzil Cad-desinde 29 kapı numaralı mülkü ortak olarak alıp, buradaki hazır hanay-iki katlı,eski bir avukatın evi olan ve 8 dönüm ve yöreye ait her çeşit meyve ağaçlarının bulunduğu bağlı-bahçeli, kuyusu-tulumbası olan kendi yerimize göçtük. Aradan 2-3 yıl sonra teyzemler ile 9-10 yıl sonra da amcamlar Konya’ya göçüp geldikleri gibi; bizden sonra daha yüzlerce aile bizi ve köyde hatırlı olan hoca dedemi örnek alarak Konya ya göçmüşlerdir.

 

Bu arada dedem 68, babam 43, annem 40 , dayım 33 yaş civarında olup; ağabeyim Mustafa 11, ben 7, küçük kardeşim Cemil 5 ve en küçük Fahri de 6 aylık olarak ve uzun, altı açık şallak entari ve çorapsız gızlaved lastik ayakkabılar giyerek gel-diğimiz Konya’dan, uzun zaman biz çocuklar köyümüze pek fazla gidemedik. Bundan nerdeyse 60 yıl önceki Çalmanda bizim gözümüzde ve hatıralarımızda hep yer etti,ki halen yine de öyledir. Ben küçükken ayrıldığımız Çalmanda-Ketenli köyü-kasabamızdan bu zamana kadar aklımdaki küçüklük hatıraları olarak:

1. Hamam üstünde bulunan ve içinde falaka ve sopa da bulunan bir mescitte Topal Hoca Efendiden 5-6 yaşlarında ilk oku-duğum Elif – Be ve Kur’an ile sabak aldığım dersleri hatırlar ve Hocanın “Elemneşrahleke” suresinin sonundaki “Veizaferağte-fensab, veilarabbikeferğab” ayetini okuyanın başından fesi alıp; “Sen yarın bir tava yumurta kayganası getirince bunu sana geri vereceğim” demesi ve bizim hakkımızda da babama:”İbrahim ağa, bu oğlun hep en öne oturur ve gözlerini bana dikerek dersleri dinler ve hemen anlıyor, ileri de büyük adam olacak o İnşallah”dermiş,

 

2. Hatırlayabildiğim 1949-52 yıllarında; Ezan’ın Türkçe olarak “Tanrı Uludur,Tanrı Uludur,Tanrıdan Başka Yoktur Tapacak” şeklinde okunduğunu ve gümüş 1 Mecidiye ile kertikli 40 Parayı, varlıklı gençlerin sırtlarında taş plak gramafonla müzik dinleyip

 

Genç kızlara caka sattıklarını; düğünlerden önce Perşembe’den Perşembe’ye 1 hafta tüm akraba-komşularla beraber düğün ha-zırlıklarını ve düğün öncesi günde köyün güney karşısındaki tepeye nişanlar dikilip, bezillerin olduğu yerden silah atışları yapıla- rak, nişanı vuranlara 1 top kumaş ödül verildiğini; gençler ve kendine güvenenler arasında hediyeli güreşler yapıldığını ve düğün gecesi genç delikanlılar arasından birinin sırtına kambur yapılarak, silah atarak oyunlar oynandığını; düğüne 1 ay kala yakın eş-dost akrabalara meydani kumaş elbiselik dağıtılarak davet edilişler ile düğün evine o gün bayrak dikilerek yemek verilişi; ikindin vakti kabaralı kunduralı ayakkabı, al uzun entari ve altın ahçalı başlıklar ile 40 yengenin eşliğinde ve at üstünde Gelinin toplu bir merasimle ve davullu, kaşık oyunlu olarak kız evinden babası kırmızı kuşak bağlayarak alınıp, oradan belli bir yol güzergahı ile oğlan evine getirilişini ve akşam yatsıdan sonra da güveğinin sırtına arkadaşları tarafından kuvvetlice yumruk-şaplak vurularak güveği-damadın gelinin odasına katıldığını iyi hatırlarım.

 

3. Bunlardan başka, Babamın köy değirmenini işlettiğini ve karşıya geçiş köprüsününün yıkarak birkaç usta ile beraber yeni den babamın ustalığında yapıldığını, o sıralar köye gelen bir deve kervanının tuz ve çeşitli yiyecek getirip, hamam üstü meyda-nına çöktüklerini ve develerin birinin iyi sigara tiryakisi olmasından dolayı sigarayı ona vermeyen köyden birinin ardına düşerek herkesi heyecanlandırdığı hatırımda kaldığı gibi; İlk radyoyu 1951 yılında Kıynaşlardan Mehmet emminin evinde 12 haber ajan- sını dinlerken büyük tahta kasalı halde görmüştüm ve kendimin Nallaca tepesinde ayağımdaki çarık ve dolak ile kuzu güttüğü-mü, o yıllarda insan boyunda 1 metreden daha fazla kar yağdığını; baharda köyün karşı tepesinde çiğdem, navruz ve koyun dölü, lale, papatya, sümbül, menekşe, kazan kaklık, güneyik vb çiçek ve otlardan topladığımı, gileppe pınarından ağzımla eğilip su içtiğim ile akan çay suyuna keten-kenevir sapları ve termiye çuvallarının bastırıldığını; harman gediğinden merkeple harmana kalbur götürdüğümü, 2 ökü-zün çektiği düvene binerek harman sürmeyi, kara saban ile tarla sürmeyi hiçbir zaman unutmadım. Ve bunları şimdi çocuklarıma ve torunlarıma, hatta üniversitede öğrencilerime bile iftiharla anlatmışımdır.

 

4. Benim doğduğum ev, kıbleye doğru sağ tarafımızda Necip Hocaların, sol tarafta İbişlerin, arka dam kısmının üstünde ki hamam üstüne kadar inen yolun hemen üstünde evleri bulunan Molla Celil dedemlerin ve daha yukarıda şimdi İzmir de olan Hebiller ile Tütüncüler’in evlerinin bulunduğu mahaldeki, Gödek Ömer Emmilerin evinin önünden girilen küçük bir ara sokağın dibinde hanay halde, altı ahır, üstü ev, üzerinde taş yuvak bulunan, ocaklı, muharılı bir evdi. Burada biz 7 kardeşten 6 ‘mız doğ-muş ve benim büyüğüm 1 kız 2 oğlan ise küçükken biri damdan düşerek vefat etmişler. En küçüğümüz olan Fahri ise, bu evi amcama bırakarak, yeni yaptığımız kumun dereye yakın şimdiki mescidin alt tarafındaki sattığımız evde doğdu. Bu ev yeni ve taş olmasına rağmen, ilk yıl babamlar çifte gittiğinde ben küçük olarak evde iken, ocak altındaki ağaçların ısınıp, ateş alması ile 2 kere yangın tehlikesi atlattıksa da komşular gelip kovalarla bunu söndürdüler.

 

5. Diğer hatıralardan: Hamam üstünde ortada bulunan ve buğdaydan bulgur; mısır, nohut kırmak için “Dibek Taşını”, o zaman köyün güney karşısında çay gerisinde bulunan ilk okulun baş öğretmeninin gece kaldığı lojmandan sarhoşluk naraları attığını ve o zamanlar köyde olmayan portakal, limon, nar vb alıp getirenlerin bunların kabuklarını dahi yere atmayıp, tüter kabuk diye hanımların koyunlarında sakladıklarını, hatta hastalara iyi gelir diye evlerde bulundurulduğu ve bu nedenle bizim köye has bir söz olan “Nar Bir, Hasta Dokuz” deyiminin bundan dolayı dendiğini hep ibretle düşünüp, yeri geldiğinde anı bahsi olmaktadır.

 

6. Bunların haricinde hatırımda kalan; Rahmetli annem beni erken geceden kaldırıp, tarlaya işe gitmeden önce hamur yo-ğurup, ocakta sac üstünde bazlama ekmek ve hamırlı ekmek pişirmesi yaparken beni de yanında kendine eşirgenmek için bu-lundurur ve küçük şepitlerle bana bir çevircek verip, böylece sabahı eder, onlar işe gider,bizde küçük kardeşimle evde kalırdık.

7. Çatal oluk yaylasında iken bir akşam koyun sürüsünün ağıla dönüşünde Havana ebem rahmetli, sütleri sağıp, helkeleri doldurduğu sırada, koyunların bir şeyden ürküp, sütlerin hepsini devirdiklerini ve orada yanında olan benimle kardeşim Cemil’in üzerine taş duvarların yıkılarak, kardeşimin ayağının hala izi kalmış olan yaralanmasını, bu sıralarda annemi vücudunda çıkançok büyük ağırşak bir çıbana çare bulamayınca, Tulasalılar’dan olsa gerek birinin madeni ve tahta kaşık sapı ile annemin yarasını bir kaç gün art arda devamlı yakarak çıbanı iyi olduğu unutmadıklarım arasındadır.

 

8. Rahmetli annem ile bir sabah erkenden Kazancıardı’na çalı toplamaya gidip, benim orada hazır düzenli çalı destelerini anneme göstererek, onları hazır halde alıp, merkeplere hemen yükleyip ve birazda kendimiz toplayıp vakit, geçirmeyip erkenden köye dönüş yapıp, Kumundere tarafından gelirken, o zaman 2 kardeş olan köyün gariplerden biri bizim karşımıza geldi ve bizim çalı yüklerine dikkatlice bakarak gitti. Annem oğlum herhalde bu hazır çalı destelerini hazırlamış olan olabilir, ama dağda kimin malı kimin olur ki, dedi ve bizde eve onları getirmiş olduk.

 

9. Bir akşam ezanı vaktine yakın iken, köy ucu tarafından, o zaman köyün bekçisi olan “Gazelli Emmi” herkese ünleyip, ba-ğırarak: Köye şimdi Sünnetçi geldi, sünnet olacak oğlan çocuklarınızı hemen hazırlayın, bu fırsat her zaman gelmez, diye dikkat çektikten az bir sonra biz sokakta kardeşim Cemil ile oynarken, Rahmetli Gazelli Emmi bizim eve gelip, anneme, “Haydi Güssün senin çocukları önce verde sünnet edelim diye acele etmesini söyledi. Annem, Ağa babaları evde yok, sonra sünnet olurlar dedi ise de, Gazelli Emmi kimseyi dinlemeden önce beni, sonra kardeşimi hemen yakalayıp, yaka-paça bizim o zaman giydiğimiz en-tarileri yukarı kaldırarak, o yörede meşhur olan Çingene bir sünnetçinin önüne bizleri tutarak,; sünnetçide, “Gökte Gök Boncuk, Yerde Yer Boncuk Var Yukarıya Bakın Hele Diye, bizi hem kandırıp eğlendirdi ve hem de o esnada bizleri kaşla, göz arasında sünnet ediverdi. pratikçe hemen bizleri acele ile sarıp-sarmalayarak, anneme, al Güssün gelin bunları ve varsa bir havlu hediye ver deyip, onu aldıktan sonra, başka bir komşunun çocuklarını aynı şekilde sünnet etmeye gitmişlerdi. Tabii biz, bu aniden geli-şen ve şaşkınlık halinde ne olup-bittiğini anlamaya fırsat dahi olmayan merasimsiz,hediyesiz, parasız, bedava , fakat sünnetçi çingenenin elinin hafifliği ve maharetli tecrübesi ile çabucak yaptığı sünnet olayından sonra, aklımız biraz başa gelince kardeşim
Cemil ile feryat-figan bağırıp, ağlarken babam eve çıka geldi ve duruma canı sıkıldıysa da, yapacak bir şey yoktu ve işte bitmişti. Böylece bizim sünnette beş dakikada bile sürmeden, hem de akşam ezanı vaktinde jet hızı ile ve masrafsızca hallolmuştu. O za-man ki köy bekçilerinin kanun gibi halk üzerinde saygın olan etkileri ve yetkileri vardı ve dediklerini de herkes tutardı.

 

10. Bir başka hatırda kalan anımda: Rahmetli babamın anlattığı ve gençlik zamanında köyün o zamanki büyükleri ile birlikte yaptığı bir seyahatten dönerken Yanekin köyüne gelirler ve büyüklerden birinin samimi tanıdığı olan arkadaşının evine misafir olurlar. Ev sahibi gelen eski arkadaşının hatırına hemen bir kuzu keser ve büyük bir dığanın içinde güzelce kavurarak gelen misafirlerinin önüne yoğur-ayran ekmek, soğan su ile beraber sofrayı getirir ve hadi buyurun arkadaşlar Allah ne verdiyse der.

O ev sahibinin arkadaşı olan bizim köylü büyük, yanındaki samimi yol arkadaşı olan büyük köylüyü kinayeli olarak işaret ede-rek: Ne iyi ettin, maşallah kardeşim diye ev sahibine teşekkür ederken, yanındaki arkadaşını işaret ederek; “amma ne yazık ki bizim arkadaş filan, bu tür etlere epeydir perhizli ve kendisine de pek dokundu için yiyemeyecek der ve babama; Haydi İbrahim biz bunu birlikte yiyelim”, der. Bir anda çok sevdiği ve canının çektiği ve çokta aç olduğu halde bu söze karşı misafir olduğu yer-de ikram edilen 1 dığan dolusu kavrulmuş etten hiç alamayan ve yoğur, soğan, ekmekle karın doyuran arkadaşı oradan ayrılıp ta köye doğru gelirken, hemen o şaka yapıp et yedirmeyen arkadaşının boğazına sarılıp, sen ne hainlik edipte bana bu eti yedir-medin diye bağırıp-çağırdıysa da, babam araya girerek, ağa oldu bir şaka büyütme diye olayı yatıştırır ve böylece bir yol hatırası da bizlere kiminle yol arkadaşlığı yapılması gerektiği ve vefalı, mert, güvenilir arkadaş seçiminin nüktesi olarak kalır.

 

11. Ben 5 yaşında iken aydaş-sarılık- şimdiki epidemi adlı hastalıktan olmuşum ve baya da ağır halde imişim. O zaman Nu-zumla da bu konuda hazık bir doktor gibi tecrübeli olan bir hoca veya bir hanım anne varmış, köy büyükleri onları tavsiye ederek biz annem,dedemle olsa gerek Nuzumla ya gittik ve o kişileri sorup, bulduk. Onlar beni köyün ortasındaki cami meydanında açık alanda bir büyük bakır leğenin içine oturtup, alnımın tam ortasındaki kan damarını yukarıdan aşağı doğru bir ince uçlu keskin bı-çak ile bir rakamı gibi çizdi ve epeyce kan akıttıktan sonra da, pansuman yapıp,“Haydi Allah’ın izni ile geçmiş olsun, bundan son ra sana bir zarar vermez İnşallah deyip, dedemin-annemin verdiği “Arılık” hediyeyi aldıktan sonra, bizi köye uğurladılar. Bu gün bile en tehlikeli kan hastalıklardan biri olan sarılık hastalığı Hz Allah’ın lutfu inayeti-şifası ile Elhamdülillah iyi oldu ve halen o ke-sik izi alnımda 1 şeklinde bellidir.

 

12. Babam rahmetli gençliğinde yapı amelesi ve kısmen usta olarak Konya’ya gelir ve o zamanki amele pazarında işçi-usta arayan patronları beklerken yaşlı ve işinde çalışacak kişiler arayan bir adam gelir herkese ne iş yaptığını ve kendisinin aradığı vasıfta olanları belirtince 20 kişi kadar eleman ben senin işini yapabilirim derler ve adamda bunların hepsine tamam diyerek bi-raz beni bekleyin diyerek ayrılır ve az sonra elinde epeyi büyük ekmeklerle ve koca bir paket helva ile dönerek, babamın da içle-rinde olduğu grubu tenha boş bir kenara çekerek, onlara evce işe gitmeden önce ben sizin bir karnınızı doyurup, öyle gidelim, benim adetim böyledir der ve ekmekleri yere temiz bir kağıt üzerine koyarak yayar, helva-halvayı da açar ve önlerine dağıtıp; -haydi Bismillah, deyip yemeye başlayın der. Adam seçtiği 20 kişinin, onlar önlerine tazecik konan ekmek ve katığını yerlerken uzaktan-uzaktan onlara belli etmeden hepsinin yemek yeyişlerini ve tavırlarını, yüz yapılarını inceler ve bir on dakika sonra da yanlarına gelerek; sen ,sen,sen…. diyerek içlerinden babam da dahil 10 kişiyi seçip, sizler benimle gelin der ve öteki 10 kişiye de siz başka işe bakınız, zira benim işime yaramazsınız, deyince; onlar, ne oldu emmi, bizi neye ayırdın böyle diye sorarlar. Adam: Geçler sizin yemek yeyişiniz de bile bir halavet yok ve tembel, tembel, arzusuz , yavaş, yavaş yiyorsunuz. Yeyişi böyle olanın, işi görüşü de öyle olur; halbuki bu seçtiklerimin hem yeyişleri iştahlı ve hızlı, hem de işleri de öyle olur, diyerek oradan ayrılırlar. Babam ve arkadaşları o adamın işinde iş bitesiye kadar birkaç gün çalışırlar. İşleri bitip te oradan ayrılacaklarında o adam babamın yanına gelerek çalışması ve gayretinden, dikkatinden, ahlakı ve dürüstlüğünden çok memnun kaldığını belirtip, “Oğlum İbrahim, Sana Bir Nasihati Edeyimde, Sen Sakın Hayatında Bunları Unutma Ve İleride Evlatlarına da Bunu Anlat”, der ve: “Akıl 1 Para, Fikir 2 Para, Amma Mülahaze İse 10 .000 Kuruş Değerindedir”; Yani: Akıl öncelikle lazım ama, hemen ona acele uyuverirsen yanılırsın; fikirse, biraz konu üzerinde kendi kendine kafa yormaktır, fakat yine benlik ile hata edebilir insan; Lakin Mülaheze Etmekse: Hem kendin o iş hakkında iyice enine-boyuna, inceden inceye kafa yorup, hiç acele etmeden düşü-neceksin ve hem de etrafındaki senden büyüklere, o konudaki bilgililere ve tecrübe sahipleriyle de görüşüp, danışıp; daha sonra Hz. Allah ve Rasulü’nün emirlerine göre konuyu başka bir süzgeçten de geçirdikten sonra, kendi gönlüne göre de bu iş aklına tam yatmışsa; o zaman bu işe korkmadan girişirsen, başarılı olunur ve bunun sonu hayırlı, bereketli olur”,der ve babamı uğurlar.

Babam bunu bizlere yeri ve zamanı geldikçe anlatır ve bir işte acele etmememiz için öğüt verir,dikkatimizi çekerdi.

13. Molla Mehmet dedem, daha annemler yeni yetişme kız iken, yazın ekine giderler ve o sıcakta çalıştıktan sonra öğleyin yemek molası verirler ve ebem, annemler pilav, ayran, soğan, tuz ve bazlama ekmekten oluşan sofrayı kurup ve dedeme de haydi buyur, dedikleri anda, koca bir çekirge sıçrayarak ayranın içine kendini atıverir. Bunu gören yeni delikanlı annem, teyzem-ler, biz bunu yiyemeyiz diyerek tiksinerek çekindiklerinde, dedem hemen kaşığı ayrana daldırıp çekirge ile beraber ağzına atar-ken; çekirgeye atfen; “sen şimdi sabah olacak diye bekle, diye latife eder ve annemlere, haydi gayri çekirge yerine vardı, kork-mayın yeyin der ve böylece rahmetli ebem ve annem, teyzemler o yemeği iştah ile yerler.

14. Bizim hanım da aslen bizim köyden Durmuşlar sülalesinden Hacı Adullah’ın kızı olup; biz Konya’ya göçtükten 3 -4 yıl sonra, yakın komşumuz olan ve çocukları olmayan Konya’lı varlıklı bir karı-koca olan Hacı Ahmet-Hacı Zeynep ailesine, mahallenin sö-zü geçer hocası ve büyüğü olması nedeni ile dedemden rica ederek; tanıdıklarından temiz süt emiş, muhtaç ve uygun bir ailenin çocuklarından bir kız evlat edinip, onu yetiştirmek istediklerini belirtince, dedem bir müddet sonra köye gelip, orada aklına gelen ve öz yeğeni olan Durmuş Abdullah’a durumu açar ve aileyi överek, 9 çocuktan 4 kızın en küçüğü olan bizim hanımı evlatlık is-ter. Kayın pederin kısmen gönlü olsa da, Heyallerin kızı kayın valide buna hayır, olmaz derse de, dedemin ısrarı ve tavsiyesi ile Konya‘da ki Hacı karı-koca olan komşuya getirirler. Ben o vakit 10 yaşındaydım, hanım ise 3-4 yaşında küçük sümüklü bir köy kızı idi. İşte o eski Osmanlı disiplinli ve görgülü bir aile olan ve bizim için esas sayılan rahmetli 2. kayın valide ve kayın pederin, bizim mahalleden de ayrılarak şehir içindeki evlerine taşınan ailenin yanında okuyan ve yetişen hanım, ben İzmir de üniversiteyi bitirip te, yeni üniversitede asistan olarak göreve başladığım 1972 yılı başından sonra bir arada, Konya’ ya gelişim sırasında, esasen öz teyzemin oğlunun kardeşi ve ama teyzemin kızı olmayan hanımla, dayı oğlu ve şimdi Amerika da olan Ömer ağabe-yin düğününde görüşüp, tanıştıktan sonra, o küçükken beğenmediğimiz burnu akan küçük kızı, büyümüş olarak beğendik ve evlendik.Yani O’nun köyden getirilmesinin sebebinin meğer bizim kısmet için olduğunu anladık ve Allah’a şükrettik. Şimdi 1 oğlan Muhammettin ve 2 kızımız var ve üniversite tahsillerini bitirdiler. Büyük oğlan ve kız evlendiler, küçük kızım ek bir tahsil daha yapıyor. Oğlan ve kızdan 2 şer adet 4 kız torunumuz var ve 3 tanesi ilköğretimde okuyorlar.

15. Kayın pederim Durmuş Abdullah daha biz yeni yetme iken Konya’ya dedemin yanına ve eski bacanağı (Kayınbabam ilk olarak rahmetli büyük Meryem teyzemle evlenmiş ve ondan şimdi Konya daki Ömer abim ve Fatma ablam doğmuş ve genç yaşta vefat eden teyzemden sonra hanımın annesi olan Heyallerden Meryem anne ile evlenerek, 7 çocuğu daha olur) olarak babamın ve dayısı kızı olan annemin ziyaretine birkaç koyun ve sürüyü koruyucu Karabaş adlı beyaz, yakışıklı kangal köpeği ile birlikte gelmişti. O mallar satılıp ta bizlerde köpeği sevdiğimizden bağlayarak Konya da alakoyduk. Köpek birkaç sene, o yıllarda çevrede bazı hırsızlık olayların da olması ve geniş olan tarla-bahçede sebze, meyve ile damda sağmal mal, at ve araba, bisiklet te bulunması nedeni ile evin önündeki bahçede gündüzleri bağlı, geceleri ise salık olurdu.En ufak bir şeyden nem kapar, evdeki- lerin harici, hele tanımadığı kişilerle ve diğer varlıkları haber verip, tepki gösterirdi. Böyle belki 5-6 yıl kaldıktan sonra bir gün sa-lık halde iken kayboldu. Çevredeki her yerleri aradık-taradık, onu almak isteyenleri araştırdık ve Karabaş Köpek yok, yok oldu veya öldü dedik arkasını bıraktık. Biz artık o gitti diye epey üzüldük ve tabi yapılacak başka bir şeyde yoktu, Onun yerine Başka bir yavru bulduk ve onu yetiştirip bahçeye bağladık. Aradan birkaç ay sonra Köyden bizim o zamanki Abdullah Dayı Konya‘ya geldi. Sohbet ederken, Karabaş’ın kaybolduğunu veya öldüğünü söyleyince, o: Hayır o ölmedi ve kayıpta değil, 5-6 ay önce kö-ye bizim eve geldi ve şimdi de sürünün başında demez mi. Tabii hepimiz hem sevindik ve hem de Karabaşın o vefasına, bağlı-lığına, ekmek-yal yediği kapıya olan sadakatine hayret edip, takdir ettik.

 

16. Başka bir ibretli duyum hatırası olarak: Genç yaşında delikanlı iken rahmetli olan büyük dayım Ömer çok uzun boylu, yakışıklı imiş ve köyden çatal oluk tarafına doğru bir iş için giderken, karşısına kendinin tanımadığı ve bizim köyün dışından bir kişi ile karşılaşırlar ve adam daha selam-sabah demeden sen kiklerdensin diye sorar, dayımda Molla Celillerden olduğunu söyler, adam dayıma dik dik bakarak uzaklaşır uzaklaşmaz başına kuvvetli bir ağrı girer ve bunun üzerine geriye köye döner. Rahmetli anneannem- ebem eve gelir gelmez ondaki farkı anlar ve hayrola neye erken döndün oğlum der, ama dayım hemen yatağa uzanır, içecek sıcak ot vb şeylerden kendisine bir,iki gün içirseler de iyice ağırlaşır. Bu arada akıllarına ağrının ne zaman ve nasıl başladığı sorulunca dayım, o tanımadığı kişi ile karşılaştıktan ve kimlerdensin diye sorduktan hemen sonra olduğunu deyince, bunun nazar olabileceğini anlayarak, o zaman köyde buna iyi okuyan hocalardan birine gidince, nineme dönerek; neye bunu daha erken getirmediniz, bu nazara uğramış ve zamanı da geçmiş der, okur, okur ama nafile ve dayım birkaç gün sonra gencecik bekar halde iken rahmetli olur. Tahminen 1920-25 yıllarında olan bu olayda o zaman köyde o kişiyi ne kadar arasalar-sorsalar da bulamazlar. Bütün köylü çok üzülürler ve gençler, analar, atalar hepsi uzun zaman yas tutarlar. Hak rahmet eylesin.

17. Beldemiz tarihinde yaşanmış ve halk arasında darbımesel olmuş bir hikayeyi rahmetli babamle annem anlatmışlardı ve: Rivayete göre köyden o zamanlar ekseri sonbahar ve kış mevsimleri köyde iş olmadığından ihtiyaçlı olan evliler, evlenecek olan gençler çöl diye adlandırılan ve ekseri ege bölgesindeki incir, zeytin, üzüm, tütün vb zirai işlerle sanayi fabrikalarında çalışmak üzere İzmir, Manisa, Aydın vb şehirlere çalışmaya giderler ve en az 5-6 aylık bir çalışmadan sonra kazandıklarını bir sermaye ederek memlekete, köye geri dönerek kendi işlerine devam ederler ve ertesi yıllarda da benzer çalışmalara devam edilirdi. İşte böyle bir amaçla bizim köyden iki samimi arkadaş ve evli olan kişiler çöle
çalışmaya giderler, birlikte çalışırlar, yer ,içerler; ama bunların bir tanesi gündüz kazandığını akşamları başka şekilde harcayarak artırımını yapamaz. Diğeri ise bu arkadaşını ne kadar ikaz etti ise de diğeri söz dinlemez ve öyle devam eder. Tabi aradan geçen belli zamandan sonra geri dönmeleri zamanı gelir ve dönüş yüklerini, hediyeleri hazırlanırken, yolunu şaşırmayan hemşehrimiz eksiksizce gereği olanları alır ve bir kenara koymuşken, diğer hemşehri birlikte olduğu yakın arkadaşına bıçağını çekerek; arkadaş şimdi köye varınca herkes seni görecek iltifat edecek, benimse yüzüme bile bakmayacakları gbi, hanım ve çocuklar da benden beklediklerini bulamayınca benden yüz çevirecekler der. Buna karşılık tutumlu arkadaşı; Yahu önemli değil, al hepsini sen götür ve ben boş olarak gideyim, işler olmadı derim dese de, diğeri; olmaz, sonunda bu mutlaka duyulur ve ben mahçup olurum der ve arkadaşına vurmadan önce; arkadaşı ona; evet sen beni burada kimse yok ve görmez diye beni öldürecek ve kendini suçsuz olarak bizi öldü gitti diyeceksin ama, el-bette Hz Allahü Teala bizim halimizi ve senin ne yaptığın, benim niyetimi ve suçsuz-masum olduğumu bilir ve ahrette de bunun karşılığı herkese verilir, fakat bir gün olur ki kangal dikenleri dahi benim senin tarafından öldürüldüğümü haber verirler, der. Öte-ki ise buna gülerve hadi sende , diken de nasıl haber verirmiş demesiyle arkadaşın öldürür ve o günün behrin de, olduğu evin içini kazarak cesedini gömer, yerini düzenler ve eşyalarını, paralarını, neyi varsa kendi üzerine alarak yalnız başına köye döner.

 

Onun böyle geldiğini gören eşi, çocukları sevinirken, diğer öldüreler malı ve her şeyi gasp edilenin eşi ve çocukları baba-larını sorarlar, o da gittikten hemen sonra bir hastalığa yakalandığını, fazla çalışamadığını ve öldüğünü, arkadaşı olarak orada defnettiğini belirterek üzüntülerini izhar eder ve sözde kendi malı olan getirdiklerinden onlara da bazı hediyeler ve imkanlar verir.

 

Ölenin eşinde daha önceden de gözü olan, fakat kendisi ile evlenemeyen bu kişi, belli bir iddet süresi geçtikten sonra eski arka-daşının dul hanımına talip olur ve ölenle ölünmez diyerek teselli ederek onunla da 2. eş olarak evlenirler. Gel zaman,git zaman birkaç yıllar geçmiş, olaylar unutulmuştur. Bir gün tarlada bu yeni hanımı ile bir sonbahar günü çalışırlarken biraz dinlen-meye otururlar ve yarenlik ederlerken hafif esen rüzgarın tesiri ile tarladaki kurumuş kangal dikenleri yuvarlanarak hareket eder-lerken, adam gayri ihtiyari öldürdüğü arkadaşının son anındaki sözlerini hatırlayarak hafifçe bir gülümser. Bu esnada yanındaki yeni hanım onun bu istihzalı gülüşü dikkatini çeker ve samimiyetle; Ey beyim seni böyle güldüren şey nedir, acaba neyi, bir şey mi hatırladın diye yakınlaşarak sorar. Eşi ise yok bir şey, öyle gülümsedim dediyse de, hanımı yok bir şeye güldün ,ne olur bana da söyle diye ısrar eder durur. Beyi artık çok yıllar geçti, çoluk-çocuklarımız oldu ve o da beni seviyor diye olanları anlatmanın bir mahzuru olmayacağını düşünen adam, çölde olanları hanıma anlatıp, işte bundan dolayı söylediği hatıra gelince güldüm der. Hanımı hiç bozuntuya vermez ve hepsi geldi geçti kabilinden akşama kadar durumu idare eder ve köye akşama döndükten sonra ve beyi uyuduktan sonra, gizlice köyün muhtarına ve bekçilerine haber vererek, kocasını yakalatır ve hapse attırıp, hakla-rını da alarak ondan ayrılır. Bundan dolayı halen bu darbımesel hadise örnek bir vakıa olarak biri gizli bir iş yaptığında ona ders ve ibret kabilinden; “Gün olur kangal dikenleri bile buna şahitlik eder” denir.

18. Burada espirili bir anekdot olmak üzere Çalmanda’nın meşhur “Kel Felek” hikayesinin de mutlaka zikredilmesi gerekir. Malumdur ki;bizim köyün felekler sülalesinin isminin verilmesine sebep olan rahmetli “Kel Felek Emmi” bir yere giderken, orman-lık yoldan geçerken aniden birinin; “Ah ülen Felek sen bana neler ettin, işte şunum öldü, bunum kalmadı, yüzümü hiç güldürme-din” vb sözlerle kendi kendine veryansın ediyor, öfkelenip, üzülerek, Hz Allah’a karşı dert yanarken, bizim Felek emmi bunları duyar, dinler ve “Bu da kim ki, bizim yapmadığımız,etmediğimiz şeyleri üzerimize atıp, bize mal edip,iftira edersin, Ya Hu” diye kendince söylenir ve o sesin geldiği tarafa giderek; Bunları söyleyip, Felekten şikayet eden garip kişinin, kendisini hiç tanımadığı ve bizim köyden olmayan bir olan kişiyi görünce, selam verir ve “Hayrola emmi, kardeş, ben sana ne zaman ve ne yaptım da, hiç tanımadığın halde bana böyle suçsuz yere atıp tutuyorsun” diye sorar. Adam,”ben kimseye ve sana değil, Feleğe kahrediyo-rum, deyince; işte Felek benim diyen bizim Felek Emmiyi, o öfkeli adam hemen ayağa kalkarak saf niyetli Felek Emmiyi bir gü-zel şekilde hıç almak için evire, çevire döver ve “Demek Başıma Gelenlerin Hepsini Sen Yapıp, Beni Bu Hallere Sokan Sendin Öyle mi, Ha ?” diyerek, hırsını almak için bir kez daha tekrar dövmeye başlayacağında; bizim Felek Emminin aklı başına gelir ve Adamın bu sözleri esasen kendisi için değil de, “Hepimizin ara-sıra üzüldüğümüzde-sıkıldığımızda, “Ah Felek ah” dediğimiz ve Hz Allah’ın Hakkımızda Yazdığı Kaderin vukuunda zahiri etkisi var diye düşünülen 12 Burca-Feleklere izafeten eskiden çok söy-lenen Felek manasında dert yanmak için söylendiğini kan-revan içinde kaldığı anda anlar ve “Ya Hu, dur emmi, birader, “Ben O Senin Bildiğin Felek değil, “Ben Çalmanda’lı Kel Feleğim”, diyerek, dayaktan kurtulur ve o adam da böylece o’nu bırakınca da, Rahmetli Felek Emmi de yüzü gözü morarmış-şişmiş halde yoluna, işine gider ve akşam olunca olayı evde, köyde anlatınca da böyle bizlere ta kıyamete kadar belki her yerde anılan bu olay hatırlarda bir ders olarak ve köyümüzün adının da anılmasına bir vesile olmak üzere anlatıla gelir. Köyümüzün Felek Emmisine de Rahmetler Olsun İnşallah…

 

19. Bir de “Köselerin Kel Kız” darbı meseli var, ki buda zannedersem şimdiki Köseler Sülalesinden olan bir hanım anne bü-yüğümüzün, o zaman köyümüzde kızların az, oğlanların çok olduğu bir zamanda, önceleri saçı dökük-biraz kelce olan köselerin kızını önceleri kimse beğenip, istemezken, evlenecek erkekler fazla olup, kız da bulanamayınca bu kıza talipler olmaya başlar ve o sen alacaksın, bu ben alacağım onu derken; “Vay be, Köselerin Kel Kız Kıymetlendi” denir ve bu sözde hepimize bir ders niteliğinde olup, hiçbir zaman büyük konuşmamak ve mevcut niğmetleri beğenmemek hatasına düşülmemesi gerektiğini, her niğmetin de bir ihtiyaca binaen yaratıldığının anlaşılması bakımından önemli bir olaydır.

20. Bura da şimdilik son olarak bir ibretli olayı daha bahsederek konuyu kapatıyorum: Hafız Hoca Emmim ile aynı yaşlarda ve öz emmi uşağı olan Molla Mehmet dedem, yaşayan bir tek oğlu Rahmetli İsmail Dayımın işlerinin ters gitmesi nedenleri ile bizimle ortak aldığımız tarla ve evi sattılar ve Konya’ya 20 km güney taraf uzaklıkta, Çumra’ya yakın Çomaklar Köyünde icara tuttukları bir tarla ve evine taşındılar. Orada birkaç yıl kaldıktan ve dedem o köyde de camide yaşlı halinde dahi imamlık yaptıktan sonra ve ben İzmir de iken 1974 yılında Çomaklar Köyünde vefat etti. Caminin hemen yan tarafında olan köy kabristanının giriş baş tarafındaki kabrinin kazıldığı yerin baş ucun da babam ve biraderinde şahit olduğu büyük bir çuval içi dolusu Kur’anı

 

Kerim ve diğer kıymetli kitaplar çıkar. Ki bunların 1940-50 yılları içindeki dönemde oraya korkudan dolayı gömüldüğü söylenir. Fakat şayanı dikkattir, ki 90 yaşına kadar her gece gözlüksüz ve idare ışığında bile Kur’an okuyan dedemi kabrinde de Kur’an ile karşılanır ve o pek yıpranmamış haldeki, kıymeti din-ilim kitaplarını orada kabirde bulunanların alıp, faydalanma isteklerine rağ-men, o köy halkının isteği üzerine yerinden alınmadan dedemin baş ucunda bırakılarak tekrar üzeri kapatılır. Bu da gösteriyor ki, insan dünyada ne niyetle ve ne işlerle uğraşıp, gönül vermişse, Hak Teala da ona uygun muamele karşılığını verdiği ve bunu da dünyada bir ders ibreti olmak üzere bizlere gösterdiğine işaret etmektedir



Mehmet Tasmacı, Nilüfer-Bursa, 26.05. 2011


Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam13
Toplam Ziyaret100755
SİTE ÇEVİRİ
Hava Durumu
Anlık
Yarın
22° 7°
REKLAM VER

SMS BAŞVURUSU

YARDIM BİLDİRİMİ

E-MAİL GİRİŞİ
Site Haritası